Sezona çifte kupa ile başlayan ancak tüm kredilerini bitirip elinde sadece lig kalan Beşiktaş’ta Gaziantepspor yenilgisi sıkıntıları katladı. Karşılaşmanın 2-0 bitmesinin ardından teknik direktör Mustafa Denizli’nin de zor durumda olduğu öğrenildi. Anjiyo sonrası doktorların ayakta kalmasını istemediği ve dinlenmesi yönünde tavsiyede bulunduğu
tecrübeli hoca bu uyarıları dikkate almamış ve G.Antep’e gitmişti. Kulübede oturması gereken ve yüzünden yaşadığı sıkıntılar belli olan Denizli, zaman zaman maçın heyecanına kapıldı, ayağa kalktı. Ve mücadele bitti, Mustafa
Hoca, acılarını skoru da ima ederek “Bu beni daha da sarstı” sözleriyle anlattı.
DURUMU DERBİYE BAĞLI
Beşiktaş’ı hayatı olarak gören ve takımı yarı yolda bırakmak istemeyen Mustafa Denizli’nin gelinen bu noktada görevi bırakma ihtimali yüksek görülüyor. Denizli, önümüzdeki hafta oynanacak G.Saray derbisini düşünüyor ama
doktorlar da aşırı heyecana ve strese kapılmamasını istiyor. Eğer Beşiktaş, önümüzdeki hafta Galatasaray’a yenilir veya berabere kalırsa zirveden de uzaklaşacağı için Mustafa Hoca’nın sağlığı açısından görevi bırakabileceği konuşuluyor...
14 Şubat 2010 Pazar
CİMBOM'UN SON BOMBASI !!!!
Galatasaray'dan müthiş atak...
İtalya'ya giden Haldun Üstünel'in, Udinese'de forma giyen Gökhan İnler'in transferini bitirmeyi planladığı, yıldız oyuncunun Mart'taki kongrede koz olarak kullanılacağı öğrenildi.
Lucas Neill, Jo Alves ve Giovani Dos Santos’u kadroya katarak ara transfer döneminin tartışmasız şampiyonu olan Sarı-Kırmızılılar, yeni sezon için de şimdiden çalışmalara başlamış durumda. Birkaç gün önce İtalya’ya giden Galatasaray Başkan Yardımcısı Haldun Üstünel’in hedefinde, Udinese’de forma giyen yıldız futbolcu Gökhan İnler’in olduğu öğrenildi. İsviçre Milli Takımı’nda görev yapan Türk asıllı orta saha oyuncusu için İtalyan kulübüyle pazarlıkların başladığı, genç yeteğin de Cim Bom’a gelmeye hazır olduğu belirlendi. Yönetimin, Gökhan İnler transferini şimdiden tamamlayarak yıldız oyuncuyu Mart’taki kongrede seçim kozu olarak kullanmayı planladığı kaydedildi.
HUNTELAAR DA LİSTEDE
Sarı-Kırmızılılar, Jo Alves transferinden önce de Milan’da forma giyen Klaas Jan Huntelaar’la yakın temas kurmuş, ancak Hollandalı golcünün uzun süreli kontrat ve yüksek ücret istemesi sebebiyle geri adım atılmıştı. Yeni sezon için düşünülen yıldızların başında hâlâ Huntelaar geliyor.
GÖKHAN İNLER KİMDİR?
Doğum tarihi: 27 Haziran 1984 (25)
Doğum yeri: Olten, İsviçre
Boyu: 1.83
Pozisyonu: Orta saha/ön libero
Takımı: Udinese (84 maç, 3 gol)
Önceki takımları: Zürih (52 maç, 3 gol), Aarau (25 maç, 3 gol), Basel
Milli takım: İsviçre (23 maç, 1 gol)
FANATİK / Yalçın Dümer
İtalya'ya giden Haldun Üstünel'in, Udinese'de forma giyen Gökhan İnler'in transferini bitirmeyi planladığı, yıldız oyuncunun Mart'taki kongrede koz olarak kullanılacağı öğrenildi.
Lucas Neill, Jo Alves ve Giovani Dos Santos’u kadroya katarak ara transfer döneminin tartışmasız şampiyonu olan Sarı-Kırmızılılar, yeni sezon için de şimdiden çalışmalara başlamış durumda. Birkaç gün önce İtalya’ya giden Galatasaray Başkan Yardımcısı Haldun Üstünel’in hedefinde, Udinese’de forma giyen yıldız futbolcu Gökhan İnler’in olduğu öğrenildi. İsviçre Milli Takımı’nda görev yapan Türk asıllı orta saha oyuncusu için İtalyan kulübüyle pazarlıkların başladığı, genç yeteğin de Cim Bom’a gelmeye hazır olduğu belirlendi. Yönetimin, Gökhan İnler transferini şimdiden tamamlayarak yıldız oyuncuyu Mart’taki kongrede seçim kozu olarak kullanmayı planladığı kaydedildi.
HUNTELAAR DA LİSTEDE
Sarı-Kırmızılılar, Jo Alves transferinden önce de Milan’da forma giyen Klaas Jan Huntelaar’la yakın temas kurmuş, ancak Hollandalı golcünün uzun süreli kontrat ve yüksek ücret istemesi sebebiyle geri adım atılmıştı. Yeni sezon için düşünülen yıldızların başında hâlâ Huntelaar geliyor.
GÖKHAN İNLER KİMDİR?
Doğum tarihi: 27 Haziran 1984 (25)
Doğum yeri: Olten, İsviçre
Boyu: 1.83
Pozisyonu: Orta saha/ön libero
Takımı: Udinese (84 maç, 3 gol)
Önceki takımları: Zürih (52 maç, 3 gol), Aarau (25 maç, 3 gol), Basel
Milli takım: İsviçre (23 maç, 1 gol)
FANATİK / Yalçın Dümer
HİDDİNK PAZARTESİ TÜRKİYEDE !!!
Salı günü Türkiye nin yeni teknik direktörü olacağı resmen açıklanacak olan Guus Hiddink in seçimini para değil heyecan belirledi.
Çok daha fazla para kazanabilecekken futbol potansiyelimize tav olan Hiddink, yeni bir mucizenin peşinde...
Ve geri sayım başladı. Türkiye Futbol Federasyonu’nun uzun süre önce el sıkıştığı ve salı günü takımın başına geçtiği resmen açıklanacak olan Guus Hiddink, tüm dünya basınına Rusya’dan ayrılmak üzere olduğunu söyledi. 3 Mart’ta Honduras’la yapacağımız hazırlık karşılaşmasında takımın başında olması beklenen Hollandalı teknik adamın Türkiye’yi tercih etmesinin arka planındaki gerçekler de ortaya çıktı.
Türkiye Futbol Federasyonu’yla yaptığı toplantılarda kendisine sonsuz güven duyulması çok hoşuna giden futbol sihirbazı, Özgener ve ekibiyle gerçekleştirdiği üç toplantıda anlatılan plan ve programlardan da çok etkilenince kesin kararını verdi. Türk Milli Takımı’nın başında yıllık 3.5-4 milyon Euro arasında bir ücret alacak olan Hiddink’in, Ay-Yıldızlılar’ın başına geçmesindeki ana etken ise sahip olduğumuz kadro kalitesinin şampiyonalarda final bile oynayabilecek düzeyde olduğuna inanması. TFF yönetimine EURO 2008 boyunca maçlarımızı büyük bir heyecanla izlediğini belirten teknik adam, takımda büyük ışık gördüğünü ifade ederek bu ekiple önemli dereceler elde etmeyi hayal ettiğini söyledi.
Birçok kişiye göre dünyanın en çok istenen teknik direktörü olarak gösterilen Guus Hiddink, Liverpool ve Juventus gibi dev takımlar tarafından istenmesine ve buralarda TFF’nin kendisine ödeyeceği paradan çok daha fazlasını kazanabilecek olmasına rağmen ‘geri dönüşün kralları’yla çalışmayı tercih etti.
ZORU BAŞARIYOR
Geçtiğimiz sezon Chelsea’yi yarım sezon çalıştırıp bu takımla Federasyon Kupası’nı alan, Şampiyonlar Ligi’nde yarı finalde Barcelona’ya Iniesta’nın son dakika golüyle kaybeden Hiddink, İngiliz ekibinin tüm oyuncularının hayranlığını kazanmıştı. Frank Lampard, hocası için şu yorumu yapmıştı: Ne yapması gerektiğini çok iyi biliyor. Çok fazla konuşan teknik direktörlerden biri değil. Kafanızı 100 tane taktikle doldurmuyor. Sadece önemli şeyleri söylüyor. Olaya onun kadar basit yaklaşan birini görmemiştim.
OĞUZ'U İSTİYORUM
Yanında Hollandalı bir vatandaşını getirecek olan Hiddink’in teknik ekibindeki diğer isimler ise Oğuz Çetin ve Engin İpekoğlu olacak.
İpekoğlu sadece kaleci antrenörlüğü yapmayıp teknik heyetin de bir parçası olurken, Oğuz Çetin ise kıdemli yardımcılığı üstlenecek.
Fatih Terim’in istifasıyla birlikte federasyondaki görevinden ayrılması gündeme gelen Oğuz Çetin’in A Milli Takım teknik heyeti içinde kalmasını sağlayan isim ise Guus Hiddink oldu. Fenerbahçe’yi çalıştırdığı 1990-91 sezonunda öğrencisi olan Çetin’in futbol bilgisini ve kişiliğini takdir eden Hollandalı çalıştırıcı, bu ismin yardımcısı olarak göreve devam etmesi konusunda ısrarcı oldu.
BAŞARILARI
Şampiyon Kulüpler Kupası Şampiyonluğu: 1988 (PSV)
Kıtalararası Kupa: 1998 (Real Madrid)
İngiltere Federasyon Kupası: 2009 (Chelsea)
Hollanda Ligi Şampiyonluğu: 1986/87, 1987/88, 1988/89,
2002/03, 2004/05, 2005/06 (PSV)
Hollanda Kupası: 1988, 1989, 1990, 2005 (PSV)
MİLLİ TAKIMLARDA
Dünya Kupası’nda yarı final: 1998 (Hollanda), 2002 (Güney Kore)
Avrupa Şampiyonası’nda yarı final: 2008 (Rusya)
Avrupa Şampiyonası’nda çeyrek final: 1996 (Hollanda)
Dünya Kupası’nda 2. tur: 2006 (Avustralya)
www.htspor.com/Futbol/spor
Çok daha fazla para kazanabilecekken futbol potansiyelimize tav olan Hiddink, yeni bir mucizenin peşinde...
Ve geri sayım başladı. Türkiye Futbol Federasyonu’nun uzun süre önce el sıkıştığı ve salı günü takımın başına geçtiği resmen açıklanacak olan Guus Hiddink, tüm dünya basınına Rusya’dan ayrılmak üzere olduğunu söyledi. 3 Mart’ta Honduras’la yapacağımız hazırlık karşılaşmasında takımın başında olması beklenen Hollandalı teknik adamın Türkiye’yi tercih etmesinin arka planındaki gerçekler de ortaya çıktı.
Türkiye Futbol Federasyonu’yla yaptığı toplantılarda kendisine sonsuz güven duyulması çok hoşuna giden futbol sihirbazı, Özgener ve ekibiyle gerçekleştirdiği üç toplantıda anlatılan plan ve programlardan da çok etkilenince kesin kararını verdi. Türk Milli Takımı’nın başında yıllık 3.5-4 milyon Euro arasında bir ücret alacak olan Hiddink’in, Ay-Yıldızlılar’ın başına geçmesindeki ana etken ise sahip olduğumuz kadro kalitesinin şampiyonalarda final bile oynayabilecek düzeyde olduğuna inanması. TFF yönetimine EURO 2008 boyunca maçlarımızı büyük bir heyecanla izlediğini belirten teknik adam, takımda büyük ışık gördüğünü ifade ederek bu ekiple önemli dereceler elde etmeyi hayal ettiğini söyledi.
Birçok kişiye göre dünyanın en çok istenen teknik direktörü olarak gösterilen Guus Hiddink, Liverpool ve Juventus gibi dev takımlar tarafından istenmesine ve buralarda TFF’nin kendisine ödeyeceği paradan çok daha fazlasını kazanabilecek olmasına rağmen ‘geri dönüşün kralları’yla çalışmayı tercih etti.
ZORU BAŞARIYOR
Geçtiğimiz sezon Chelsea’yi yarım sezon çalıştırıp bu takımla Federasyon Kupası’nı alan, Şampiyonlar Ligi’nde yarı finalde Barcelona’ya Iniesta’nın son dakika golüyle kaybeden Hiddink, İngiliz ekibinin tüm oyuncularının hayranlığını kazanmıştı. Frank Lampard, hocası için şu yorumu yapmıştı: Ne yapması gerektiğini çok iyi biliyor. Çok fazla konuşan teknik direktörlerden biri değil. Kafanızı 100 tane taktikle doldurmuyor. Sadece önemli şeyleri söylüyor. Olaya onun kadar basit yaklaşan birini görmemiştim.
OĞUZ'U İSTİYORUM
Yanında Hollandalı bir vatandaşını getirecek olan Hiddink’in teknik ekibindeki diğer isimler ise Oğuz Çetin ve Engin İpekoğlu olacak.
İpekoğlu sadece kaleci antrenörlüğü yapmayıp teknik heyetin de bir parçası olurken, Oğuz Çetin ise kıdemli yardımcılığı üstlenecek.
Fatih Terim’in istifasıyla birlikte federasyondaki görevinden ayrılması gündeme gelen Oğuz Çetin’in A Milli Takım teknik heyeti içinde kalmasını sağlayan isim ise Guus Hiddink oldu. Fenerbahçe’yi çalıştırdığı 1990-91 sezonunda öğrencisi olan Çetin’in futbol bilgisini ve kişiliğini takdir eden Hollandalı çalıştırıcı, bu ismin yardımcısı olarak göreve devam etmesi konusunda ısrarcı oldu.
BAŞARILARI
Şampiyon Kulüpler Kupası Şampiyonluğu: 1988 (PSV)
Kıtalararası Kupa: 1998 (Real Madrid)
İngiltere Federasyon Kupası: 2009 (Chelsea)
Hollanda Ligi Şampiyonluğu: 1986/87, 1987/88, 1988/89,
2002/03, 2004/05, 2005/06 (PSV)
Hollanda Kupası: 1988, 1989, 1990, 2005 (PSV)
MİLLİ TAKIMLARDA
Dünya Kupası’nda yarı final: 1998 (Hollanda), 2002 (Güney Kore)
Avrupa Şampiyonası’nda yarı final: 2008 (Rusya)
Avrupa Şampiyonası’nda çeyrek final: 1996 (Hollanda)
Dünya Kupası’nda 2. tur: 2006 (Avustralya)
www.htspor.com/Futbol/spor
JO TUTULMUYOR !!!
Jo, sakatlığına rağmen Antalya kampına götürüldü. Çünkü, futbolcu bu defa da Zuma isimli kulüpte sevgilisiyle görüldü... Sambacının yeni vukuatlarından çekinildiği için kampa dahil edildiği vurgulandı.
Jo Alves, İstanbul’u tatil merkezi mi ilan etti... Galatasaraylı futbolcunun önceki gece yine eğlencede olduğu ortaya çıktı. Hem de bu defa yanında sarışın sevgilisi olduğu halde... İstanbul’un ünlü kulüplerinden Zuma’da görüntülenen Jo, yanındaki sevgilisiyle oldukça uzun bir zaman geçirdi. Jo Alves, Zuma isimli kulüpten çıktıktan sonra uzun bir süre arabasının başında bekledi.
BAHŞİŞTEN KAÇINCA YAKALANDI
Brezilyalı futbolcunun bu bekleyişinin sebebi ise daha sonra anlaşıldı. Jo’nun 15 lira tutan otopark ücreti için 20 lira verdiği ve kalan 5 lirasını alabilmek adına kahyanın bozuk para getirmesini beklediği ifade edildi.
Ve sambacı sakatlığı sebebiyle birkaç hafta daha forma giyemeyecek olmasına rağmen Galatasaray’ın cumartesi günü başlayan Antalya kampına götürüldü. Bu da, “Yönetim ve teknik heyet bu oyuncu için önlem alıyor” şeklinde yorumlandı.
Kayserispor maçının oynandığı gece de bir eğlence kulübünde sabahlayan ve görüntüleri televizyonda yayınlanan Jo’yu, İstanbul’da bırakmak istemeyen idarecilerin, teknik direktör Frank Rijkaard’ın da onayını alarak oyuncuyu kafileye dahil ettikleri öğrenildi. Jo’nun takımla birlikte Antalya’ya götürülmesinin bu ismin saha dışında diğer takım arkadaşlarıyla kaynaşması açısından da önem taşıdığı vurgulandı.
www.htspor.com/Futbol/spor
Jo Alves, İstanbul’u tatil merkezi mi ilan etti... Galatasaraylı futbolcunun önceki gece yine eğlencede olduğu ortaya çıktı. Hem de bu defa yanında sarışın sevgilisi olduğu halde... İstanbul’un ünlü kulüplerinden Zuma’da görüntülenen Jo, yanındaki sevgilisiyle oldukça uzun bir zaman geçirdi. Jo Alves, Zuma isimli kulüpten çıktıktan sonra uzun bir süre arabasının başında bekledi.
BAHŞİŞTEN KAÇINCA YAKALANDI
Brezilyalı futbolcunun bu bekleyişinin sebebi ise daha sonra anlaşıldı. Jo’nun 15 lira tutan otopark ücreti için 20 lira verdiği ve kalan 5 lirasını alabilmek adına kahyanın bozuk para getirmesini beklediği ifade edildi.
Ve sambacı sakatlığı sebebiyle birkaç hafta daha forma giyemeyecek olmasına rağmen Galatasaray’ın cumartesi günü başlayan Antalya kampına götürüldü. Bu da, “Yönetim ve teknik heyet bu oyuncu için önlem alıyor” şeklinde yorumlandı.
Kayserispor maçının oynandığı gece de bir eğlence kulübünde sabahlayan ve görüntüleri televizyonda yayınlanan Jo’yu, İstanbul’da bırakmak istemeyen idarecilerin, teknik direktör Frank Rijkaard’ın da onayını alarak oyuncuyu kafileye dahil ettikleri öğrenildi. Jo’nun takımla birlikte Antalya’ya götürülmesinin bu ismin saha dışında diğer takım arkadaşlarıyla kaynaşması açısından da önem taşıdığı vurgulandı.
www.htspor.com/Futbol/spor
YEŞİL'DEN KIL PAYI KURTULDUK
Osman Baydemir ölümden dönmüş
İHD Diyarbakır Şubesi'nin düzenlediği ödül töreninde konuşan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, "Bingöl Solhan'da Yeşil'den kıl payı kurtulduk" dedi.
Türkiye'de sivil siyasete darbe yaşandığını, binlerce kişinin tutuklandığını belirten Baydemir, "Dünya bu kadar sessiz olmamıştı. Türkiye'nin Batı yakası bu kadar sessiz olmamıştı. Bu sessizliği, bu kefeni yırtacak olan yine sizlersiniz, yine bizleriz" diye konuştu.
İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi tarafından düzenlenen "İnsan Hakları Ödülü" törenine Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, kapatılan DTP'nin siyasi yasaklı milletvekili Aysel Tuğluk, İHD Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, DTK Eşbaşkanı Yüksel Genç'inde aralarında bulunduğu çok sayıda kişi katıldı.
YEŞİL AZ DAHA BİZİ DE GÖTÜRÜYORDU
Törende daha önce şube başkanlığı da yapmış olan ve insan hakları mücadelesinde uzun yıllar çalışan Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, çok ilginç açıklamalarda bulundu. Ödülü alan Rıdvan Kızğın'ın, birçok insan hak ihlalini cesurca ortaya çıkardığını belirten Baydemir, "1993'lerde Şırnak'ta İHD Şubesi açmak ne anlama geliyorsa, 2000'li yıllarda Bingöl'de İHD Şubesi açmak da o anlama geliyordu. Rıdvan ağabey ile birlikte Solhan'da bir kaç kere kıl payı kurtardık kendimizi. Yeşil denen adamdan bir kaç kez kıl payı kurtulduk. Az daha bizi de götürüyorlardı. Bir kaç kez de karakola çektiler. Bunun canlı tanıkları da şu an aramızdalar" dedi.
İnsan hakları mücadelesinde verilen çaba ve uğraşın asla boşa gitmediğini belirten Baydemir, "Miskali zerre kadar boşa gitmiş değildir. Bütün bu bedeller bir hafıza oluşturdu, bir bellek oluşturdu. Ve inancım odur ki bu bellek, bu çaba mutlaka insan hakları kültürünü bu ülkede de yaşamsal kılacaktır" şeklinde konuştu.
KEFENİ SİZ YIRTACAKSINIZ
Baydemir, Türkiye tarihinin en büyük legal sivil siyaset darbesinin yapıldığını, 12 Eylül darbesinde bile bu kadar sivil, üst düzey Kürt siyasetçisinin gözaltına alınıp cezaevine konulmadığını illeri sürerek, "Bir yılda 4 bin 500 gözaltı, 2 binlere varan tutuklu. Bildiğim kadarıyla Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hiçbir zaman çocuk yaşta bu kadar insan tutuklanıp gözaltına konmamıştır. Yargı hiç bu kadar politize olmamıştı. Ve dünya bu kadar sessiz olmamıştı. Türkiye'nin Batı yakası bu kadar sessiz olmamıştı. Dolayısıyla bu sessizliği, bu kefeni yırtacak olan yine sizlersiniz. Yine insan hakları savunucularıdır. Yine bizleriz" dedi.
Baydemir konuşmasının ardından Kızğın'a İnsan Hakları Ödülü'nü verdi. Baydemir'in eşi Reyhan Yalçındağ da, Kızğın'ın ve Baydemir'in yıllar önce birlikte çalıştıkları bir dönemde çekilmiş ve çerçevelenmiş büyük bir fotoğrafını hediye etti.
BAYDEMİR'DEN ÇOK ŞEY ÖGRENDİM
İnsan Hakları Ödülü'nü Büyükşehir Belediye Başkanı'nın ellerinden alan Rıdvan Kızğın, ödülü almaktan büyük bir mutluluk duyduğunu, ancak Diyarbakır Şube Başkanı Muharrem Erbey'in ve çocukların tutuklu bulunmasından dolayı buruk bir mutluluk yaşadığını söyledi. Kızğın, uzun yıllar beraber çalıştığı Baydemir'den kendisinden 20 yaş küçük olmasına rağmen çok şey öğrendiğini ifade ederek, "Şartlar ne olursa olsun insan hakları mücadelesi içindeki mücadelem sürecek. Çünkü bu mücadele onurlu olma, insan olma mücadelesidir. Umarım tüm arkadaşlarımız özgürlüklerine kavuşur, ülkemize, bölgemize tüm renklerimizle yaşayacağımız günlerde bir arda oluruz" diye konuştu.
DİYARBAKIR,(AHT)- İLYAS AKENGİN
İHD Diyarbakır Şubesi'nin düzenlediği ödül töreninde konuşan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, "Bingöl Solhan'da Yeşil'den kıl payı kurtulduk" dedi.
Türkiye'de sivil siyasete darbe yaşandığını, binlerce kişinin tutuklandığını belirten Baydemir, "Dünya bu kadar sessiz olmamıştı. Türkiye'nin Batı yakası bu kadar sessiz olmamıştı. Bu sessizliği, bu kefeni yırtacak olan yine sizlersiniz, yine bizleriz" diye konuştu.
İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi tarafından düzenlenen "İnsan Hakları Ödülü" törenine Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, kapatılan DTP'nin siyasi yasaklı milletvekili Aysel Tuğluk, İHD Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, DTK Eşbaşkanı Yüksel Genç'inde aralarında bulunduğu çok sayıda kişi katıldı.
YEŞİL AZ DAHA BİZİ DE GÖTÜRÜYORDU
Törende daha önce şube başkanlığı da yapmış olan ve insan hakları mücadelesinde uzun yıllar çalışan Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, çok ilginç açıklamalarda bulundu. Ödülü alan Rıdvan Kızğın'ın, birçok insan hak ihlalini cesurca ortaya çıkardığını belirten Baydemir, "1993'lerde Şırnak'ta İHD Şubesi açmak ne anlama geliyorsa, 2000'li yıllarda Bingöl'de İHD Şubesi açmak da o anlama geliyordu. Rıdvan ağabey ile birlikte Solhan'da bir kaç kere kıl payı kurtardık kendimizi. Yeşil denen adamdan bir kaç kez kıl payı kurtulduk. Az daha bizi de götürüyorlardı. Bir kaç kez de karakola çektiler. Bunun canlı tanıkları da şu an aramızdalar" dedi.
İnsan hakları mücadelesinde verilen çaba ve uğraşın asla boşa gitmediğini belirten Baydemir, "Miskali zerre kadar boşa gitmiş değildir. Bütün bu bedeller bir hafıza oluşturdu, bir bellek oluşturdu. Ve inancım odur ki bu bellek, bu çaba mutlaka insan hakları kültürünü bu ülkede de yaşamsal kılacaktır" şeklinde konuştu.
KEFENİ SİZ YIRTACAKSINIZ
Baydemir, Türkiye tarihinin en büyük legal sivil siyaset darbesinin yapıldığını, 12 Eylül darbesinde bile bu kadar sivil, üst düzey Kürt siyasetçisinin gözaltına alınıp cezaevine konulmadığını illeri sürerek, "Bir yılda 4 bin 500 gözaltı, 2 binlere varan tutuklu. Bildiğim kadarıyla Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hiçbir zaman çocuk yaşta bu kadar insan tutuklanıp gözaltına konmamıştır. Yargı hiç bu kadar politize olmamıştı. Ve dünya bu kadar sessiz olmamıştı. Türkiye'nin Batı yakası bu kadar sessiz olmamıştı. Dolayısıyla bu sessizliği, bu kefeni yırtacak olan yine sizlersiniz. Yine insan hakları savunucularıdır. Yine bizleriz" dedi.
Baydemir konuşmasının ardından Kızğın'a İnsan Hakları Ödülü'nü verdi. Baydemir'in eşi Reyhan Yalçındağ da, Kızğın'ın ve Baydemir'in yıllar önce birlikte çalıştıkları bir dönemde çekilmiş ve çerçevelenmiş büyük bir fotoğrafını hediye etti.
BAYDEMİR'DEN ÇOK ŞEY ÖGRENDİM
İnsan Hakları Ödülü'nü Büyükşehir Belediye Başkanı'nın ellerinden alan Rıdvan Kızğın, ödülü almaktan büyük bir mutluluk duyduğunu, ancak Diyarbakır Şube Başkanı Muharrem Erbey'in ve çocukların tutuklu bulunmasından dolayı buruk bir mutluluk yaşadığını söyledi. Kızğın, uzun yıllar beraber çalıştığı Baydemir'den kendisinden 20 yaş küçük olmasına rağmen çok şey öğrendiğini ifade ederek, "Şartlar ne olursa olsun insan hakları mücadelesi içindeki mücadelem sürecek. Çünkü bu mücadele onurlu olma, insan olma mücadelesidir. Umarım tüm arkadaşlarımız özgürlüklerine kavuşur, ülkemize, bölgemize tüm renklerimizle yaşayacağımız günlerde bir arda oluruz" diye konuştu.
DİYARBAKIR,(AHT)- İLYAS AKENGİN
Etiketler:
diyarbakır - osman baydemir - DTP - BDP -
MİMAR SİNAN'IN AY İLE GÜNEŞ'E EMANET ETTİĞİ SIR
Üsküdar ve Edirnekapı'daki Mihrimah Sultan Külliyeleri, hiç açığa çıkmayan platonik bir aşkın izlerini mi taşıyor?
Mihrimah Sultan, Osmanlı'nın "Muhteşem" lakaplı büyük cihan padişahı Kanuni Sultan Süleyman'ın Hürrem Sultan'la olan efsane aşkının meyvesidir. Topkapı Sarayı'nda 1522 yılında doğan Mihrimah'a, Farsça'da Güneş ile Ay anlamına gelen adını, babası Sultan Süleyman koyar.
Zaman geçip, Mihrimah Sultan 17 yaşına geldiğinde evlilik için iki aday gündeme gelir. Biri Diyarbakır Valisi Rüstem Paşa diğeri ise Başmimar Koca Sinan. Mimar Sinan o yıllarda evlidir ve 50'li yaşlarındadır. Mihrimah, Hürrem Sultan'ın da girişimleriyle kayıtlara rüşvetçi ve entrikacı kimliğiyle geçen Rüstem Paşa'yla evlendirilir.
Aradan yıllar geçer Mihrimah Sultan, Koca Sinan'ı bir gün huzuruna çağırarak İstanbul'da güzel bir yerde kendi adına bir külliye yapmasını ister. Mihrimah, Sinan'ın "Nereye yapılmasını arzu edersiniz" sorusuna "Yerini sen seç" diye cevap verir. Bunun üzerine Mimar Sinan, 1540 yılında Üsküdar'daki Mihrimah Sultan Külliyesi'nin temelini atar. Külliye, 1548 yılında tamamlanır.
O günden Mihrimah Sultan ile Mimar Sinan'ın bir araya gelmesi için aradan tam 14 yıl geçmesi gerekecektir. Mihrimah Sultan 1562 yılında Mimar Sinan'ı bir kez daha huzuruna çağırır ve İstanbul'da kendi adına bir külliye daha yapmasını ister. Bu külliyenin yerini de tıpkı ilkinde olduğu gibi yine Koca Sinan seçecektir. Sinan da ikinci külliye için İstanbul'un en yüksek tepesini seçer. Yeni külliye Edirnekapı surlarının dibine inşa edilecektir.
AŞKIN AYDINLIK VE KARANLIK YÜZÜ
Rivayete göre Koca Sinan derin bir tutkuyla âşık olduğu Mihrimah Sultan'a kavuşamamıştır ama ona olan aşkını olanca güzelliğiyle sanatına yansıtmıştır. Kimi sanat tarihçilerinin iddialarına göre, Mihrimah Sultan adına yapılan külliyelerin duru, gösterişsiz ve asil duruşuna rağmen içinin alabildiğine aydınlık olmasında da Sinan'ın duygularının izleri sürülebilir. Acaba Sinan Mihrimah Sultan'ın iç güzelliğini bu şekilde mi anlatmaya çalışmıştır? Yine iddialara göre Sinan'ın Mihrimah Sultan'ın eşi Rüstem Paşa için yaptığı caminin çinileri ve süslemelerinin tüm ihtişamına rağmen diğer bütün yapılarının aksine daha karanlık olmasının altında da bu aşkın izleri vardır.
Matematik dehası Sinan, Mihrimah için yaptığı iki külliyenin içinde yer alan camilere bir sır da gizlemiştir. Mihrimah Sultan'ın Güneş'le Ay anlamına gelen ismine ithaf edercesine yılın sadece birkaç gününde (Nisan ve Mayıs aylarında) bir caminin arka cephesinden güneş batarken diğerinden ay doğmaktadır.
Mimari ve Aşk adlı belgesele danışmanlık yapan Prof. Dr. İlber Ortaylı, bu aşkın hiçbir şekilde belgelenemediğini vurgulayarak, "Hikâyenin bir fanteziden, efsaneden öteye geçmesi mümkün değil. Kişi Mimar Sinan da olsa imparatorluğun sadrazamının tek eşine böyle duygular beslenmesi hayatının sonu anlamına gelir. Camilerin yerleri seçilirken veya mimarisinde, Mihrimah Sultan'a özel hesaplar yapılmış olması da bu aşkın varlığını kanıtlamaya yetmez. Mimar Sinan, hangi eserinde hesap yapmamıştır ki?" diyor.
Mimar Sinan hakkındaki en kapsamlı kaynak olarak bilinen "Sinan Çağı: Osmanlı İmparatorluğu'nda Mimari Kültür" isimli kitabın yazarı Harvard Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof. Gülru Necipoğlu da bu aşkın ilk kez Arthur Stratton isimli yazar tarafından dile getirildiğini belirterek, "Stratton, 1972 yılında Londra'da yayınladığı Mimar Sinan'ın biyografik romanında ikisi arasında bir aşk kurgusu yapmış. Ancak bunu yaparken belirttiği herhangi bir kaynak yok. O zamandan beri dilden dile dolaşan bir hikâye bu. Tarihle ilgili bir şey söyleyeceksek ancak belgeler üzerinden konuşabiliriz. Böyle bir kaynak olmadığı için de anlatılan aşkın tamamen hayal ürünü olduğunu düşünüyorum" dedi.
Belgeselde Mimar Sinan'ın iki cami arasına gizlediği aşkını anlatan Prof. Dr. İskender Pala ise filmde mecaz bir anlatım kullanıldığını söyleyerek "Mimar Sinan, bir kadına âşık olsaydı bu kişi Mihrimah Sultan olurdu. Bana göre âşıktı ki iki abidede onun ismini bir araya getirdi. Adını kıyamete kadar yaşatacak iki abideye imza attı. Bunu yedi-sekiz sene evvel bir akşamüstü kendi gözlerimle gördüm. İki külliyeyi de gören bir yerde duruyordum, birinden güneş batarken, diğerinden ay doğuyordu. O an gözlerimdeki perde açıldı. Mimar Sinan, bilimadamı olduğu gibi aynı zamanda bir sanatçı. Şairlerle dost. Baki'yle yakın arkadaş. Eserlerinde de şiirsel bir anlatım olması çok doğal" diyor.
Mimari ve Aşk'ın künyesi
Prof. Dr. İlber Ortaylı, Prof. Dr. Azmi Özcan ve Mimar Dr. Sinan Genim'in danışmanlığında hazırlanan belgeselde Prof. Dr. Metin Sözen, Prof. Dr. İskender Pala ve Haluk Dursun'un anlatımları da yer alıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü ile Yapı Kredi'nin katkılarıyla geçtiğimiz hafta tamamlanarak piyasaya sürülen 40 dakikalık belgeselin yönetmenliğini Cengiz Özdemir yaptı. Türkçe ve İngilizce anlatım seçenekleri bulunan belgeselde devşirme Sinan'ın Kayseri'de doğduğu evin görüntüleri, İstanbul'a getirilişi, Yeniçeri Ocağı'ndaki askerlik hayatından baş mimarlığa giden yolculuğunun hikayesi, eserleri ve tarzı hakkında da geniş bilgiler yer alıyor.
Serkan Akkoç / Gazete Haberturk
Mihrimah Sultan, Osmanlı'nın "Muhteşem" lakaplı büyük cihan padişahı Kanuni Sultan Süleyman'ın Hürrem Sultan'la olan efsane aşkının meyvesidir. Topkapı Sarayı'nda 1522 yılında doğan Mihrimah'a, Farsça'da Güneş ile Ay anlamına gelen adını, babası Sultan Süleyman koyar.
Zaman geçip, Mihrimah Sultan 17 yaşına geldiğinde evlilik için iki aday gündeme gelir. Biri Diyarbakır Valisi Rüstem Paşa diğeri ise Başmimar Koca Sinan. Mimar Sinan o yıllarda evlidir ve 50'li yaşlarındadır. Mihrimah, Hürrem Sultan'ın da girişimleriyle kayıtlara rüşvetçi ve entrikacı kimliğiyle geçen Rüstem Paşa'yla evlendirilir.
Aradan yıllar geçer Mihrimah Sultan, Koca Sinan'ı bir gün huzuruna çağırarak İstanbul'da güzel bir yerde kendi adına bir külliye yapmasını ister. Mihrimah, Sinan'ın "Nereye yapılmasını arzu edersiniz" sorusuna "Yerini sen seç" diye cevap verir. Bunun üzerine Mimar Sinan, 1540 yılında Üsküdar'daki Mihrimah Sultan Külliyesi'nin temelini atar. Külliye, 1548 yılında tamamlanır.
O günden Mihrimah Sultan ile Mimar Sinan'ın bir araya gelmesi için aradan tam 14 yıl geçmesi gerekecektir. Mihrimah Sultan 1562 yılında Mimar Sinan'ı bir kez daha huzuruna çağırır ve İstanbul'da kendi adına bir külliye daha yapmasını ister. Bu külliyenin yerini de tıpkı ilkinde olduğu gibi yine Koca Sinan seçecektir. Sinan da ikinci külliye için İstanbul'un en yüksek tepesini seçer. Yeni külliye Edirnekapı surlarının dibine inşa edilecektir.
AŞKIN AYDINLIK VE KARANLIK YÜZÜ
Rivayete göre Koca Sinan derin bir tutkuyla âşık olduğu Mihrimah Sultan'a kavuşamamıştır ama ona olan aşkını olanca güzelliğiyle sanatına yansıtmıştır. Kimi sanat tarihçilerinin iddialarına göre, Mihrimah Sultan adına yapılan külliyelerin duru, gösterişsiz ve asil duruşuna rağmen içinin alabildiğine aydınlık olmasında da Sinan'ın duygularının izleri sürülebilir. Acaba Sinan Mihrimah Sultan'ın iç güzelliğini bu şekilde mi anlatmaya çalışmıştır? Yine iddialara göre Sinan'ın Mihrimah Sultan'ın eşi Rüstem Paşa için yaptığı caminin çinileri ve süslemelerinin tüm ihtişamına rağmen diğer bütün yapılarının aksine daha karanlık olmasının altında da bu aşkın izleri vardır.
Matematik dehası Sinan, Mihrimah için yaptığı iki külliyenin içinde yer alan camilere bir sır da gizlemiştir. Mihrimah Sultan'ın Güneş'le Ay anlamına gelen ismine ithaf edercesine yılın sadece birkaç gününde (Nisan ve Mayıs aylarında) bir caminin arka cephesinden güneş batarken diğerinden ay doğmaktadır.
Mimari ve Aşk adlı belgesele danışmanlık yapan Prof. Dr. İlber Ortaylı, bu aşkın hiçbir şekilde belgelenemediğini vurgulayarak, "Hikâyenin bir fanteziden, efsaneden öteye geçmesi mümkün değil. Kişi Mimar Sinan da olsa imparatorluğun sadrazamının tek eşine böyle duygular beslenmesi hayatının sonu anlamına gelir. Camilerin yerleri seçilirken veya mimarisinde, Mihrimah Sultan'a özel hesaplar yapılmış olması da bu aşkın varlığını kanıtlamaya yetmez. Mimar Sinan, hangi eserinde hesap yapmamıştır ki?" diyor.
Mimar Sinan hakkındaki en kapsamlı kaynak olarak bilinen "Sinan Çağı: Osmanlı İmparatorluğu'nda Mimari Kültür" isimli kitabın yazarı Harvard Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof. Gülru Necipoğlu da bu aşkın ilk kez Arthur Stratton isimli yazar tarafından dile getirildiğini belirterek, "Stratton, 1972 yılında Londra'da yayınladığı Mimar Sinan'ın biyografik romanında ikisi arasında bir aşk kurgusu yapmış. Ancak bunu yaparken belirttiği herhangi bir kaynak yok. O zamandan beri dilden dile dolaşan bir hikâye bu. Tarihle ilgili bir şey söyleyeceksek ancak belgeler üzerinden konuşabiliriz. Böyle bir kaynak olmadığı için de anlatılan aşkın tamamen hayal ürünü olduğunu düşünüyorum" dedi.
Belgeselde Mimar Sinan'ın iki cami arasına gizlediği aşkını anlatan Prof. Dr. İskender Pala ise filmde mecaz bir anlatım kullanıldığını söyleyerek "Mimar Sinan, bir kadına âşık olsaydı bu kişi Mihrimah Sultan olurdu. Bana göre âşıktı ki iki abidede onun ismini bir araya getirdi. Adını kıyamete kadar yaşatacak iki abideye imza attı. Bunu yedi-sekiz sene evvel bir akşamüstü kendi gözlerimle gördüm. İki külliyeyi de gören bir yerde duruyordum, birinden güneş batarken, diğerinden ay doğuyordu. O an gözlerimdeki perde açıldı. Mimar Sinan, bilimadamı olduğu gibi aynı zamanda bir sanatçı. Şairlerle dost. Baki'yle yakın arkadaş. Eserlerinde de şiirsel bir anlatım olması çok doğal" diyor.
Mimari ve Aşk'ın künyesi
Prof. Dr. İlber Ortaylı, Prof. Dr. Azmi Özcan ve Mimar Dr. Sinan Genim'in danışmanlığında hazırlanan belgeselde Prof. Dr. Metin Sözen, Prof. Dr. İskender Pala ve Haluk Dursun'un anlatımları da yer alıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü ile Yapı Kredi'nin katkılarıyla geçtiğimiz hafta tamamlanarak piyasaya sürülen 40 dakikalık belgeselin yönetmenliğini Cengiz Özdemir yaptı. Türkçe ve İngilizce anlatım seçenekleri bulunan belgeselde devşirme Sinan'ın Kayseri'de doğduğu evin görüntüleri, İstanbul'a getirilişi, Yeniçeri Ocağı'ndaki askerlik hayatından baş mimarlığa giden yolculuğunun hikayesi, eserleri ve tarzı hakkında da geniş bilgiler yer alıyor.
Serkan Akkoç / Gazete Haberturk
ÇOCUKLARIMIZA EN ÇOK HANGİ İSİMLERİ KOYUYORUZ !!!!
İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü'nden alınan bilgiler...Türkiye'de 2009 yılında yeni doğan kız çocuklarına ''Zeynep'', erkek çocuklarına ise ''Yusuf'', en fazla verilen isim oldu.
İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğünden aldığı bilgiye göre, ülke genelinde 1 Ocak-31 Aralık 2009 tarihleri arasında aileler 2007 ve 2008 yıllarında olduğu gibi yeni doğan erkek bebeklere en fazla ''Yusuf'' ismini verdi.
Bu dönemde ülke genelinde 10 bin 775 aile erkek bebeklerine ''Yusuf'' ismini verirken, 9 bin 536 aile ''Arda'', 8 bin 884 aile ''Mehmet'', 7 bin 308 aile ''Ahmet'', 7 bin 65 aile ise ''Enes'' isimlerini tercih etti.
Kız bebeklerde de 2007 ve 2008 yıllarındaki gibi en fazla ilgi gören isim ''Zeynep'' oldu.
Türkiye'de 2009 yılında ''hayata merhaba'' diyen 15 bin 97 kız bebeğe ''Zeynep'' adı verildi. Zeynep'in ardından 12 bin 124 kız bebeğe ''Elif'', 8 bin 90 bebeğe ''Ecrin'', 7 bin 712 bebeğe de ''Yağmur'' isimleri konuldu.
''FATMA'DAN ZEYNEP'E, MEHMET'TEN YUSUF'A''-
Bu arada, 1980-1990 yılları arasında en fazla kullanılan isimler, kızlarda Fatma, Ayşe, Emine, Hatice ve Zeynep olurken, erkeklerde sıralama Mehmet, Mustafa, Murat, Ahmet ve Ali şeklinde olmuştu.
2000 ve 2005 yıllarında ise kızlarda Zeynep, Merve, İrem ve Fatma, erkeklerde Mehmet, Yusuf, Furkan, Mustafa ve Emre çocuklara en fazla konulan isimlerdi.
AA
İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğünden aldığı bilgiye göre, ülke genelinde 1 Ocak-31 Aralık 2009 tarihleri arasında aileler 2007 ve 2008 yıllarında olduğu gibi yeni doğan erkek bebeklere en fazla ''Yusuf'' ismini verdi.
Bu dönemde ülke genelinde 10 bin 775 aile erkek bebeklerine ''Yusuf'' ismini verirken, 9 bin 536 aile ''Arda'', 8 bin 884 aile ''Mehmet'', 7 bin 308 aile ''Ahmet'', 7 bin 65 aile ise ''Enes'' isimlerini tercih etti.
Kız bebeklerde de 2007 ve 2008 yıllarındaki gibi en fazla ilgi gören isim ''Zeynep'' oldu.
Türkiye'de 2009 yılında ''hayata merhaba'' diyen 15 bin 97 kız bebeğe ''Zeynep'' adı verildi. Zeynep'in ardından 12 bin 124 kız bebeğe ''Elif'', 8 bin 90 bebeğe ''Ecrin'', 7 bin 712 bebeğe de ''Yağmur'' isimleri konuldu.
''FATMA'DAN ZEYNEP'E, MEHMET'TEN YUSUF'A''-
Bu arada, 1980-1990 yılları arasında en fazla kullanılan isimler, kızlarda Fatma, Ayşe, Emine, Hatice ve Zeynep olurken, erkeklerde sıralama Mehmet, Mustafa, Murat, Ahmet ve Ali şeklinde olmuştu.
2000 ve 2005 yıllarında ise kızlarda Zeynep, Merve, İrem ve Fatma, erkeklerde Mehmet, Yusuf, Furkan, Mustafa ve Emre çocuklara en fazla konulan isimlerdi.
AA
BÖYLE ŞAKA GÖRÜLMEDİ ... ALEVİ KÖYÜNÜN TAMAMINI İŞLETTİLER
Çorum'un Osmancık ilçesine bağlı Çampınar köyünde fıkralara konu olacak bir olay yaşandı. Köy halkını öyle bir işlettiler ki hiç olmayan cenazeye mezar bile kazdırdılar. Köylüler Almanya'dan gelecek cenaze için düğünleri erken bitirdiler. Sala okudular, mezar kazdılar, cenaze töreni için onca hazırlık yaptılar. Gelecek cenazeyi beklemeye başladılar. İşletildiklerini ise ancak haftalar sonra anlayabildiler.
Yaşanan ilginç olay Çampınar köyü adına yayın yapan bir internet radyosunda başladı. Radyonun sohbet kanalında kendisini Güler Durna olarak tanıtan kişi Çampınarlı olduğunu ve 30 yıldır Romanya'da yaşadığını söyledi. Sohbet kanalında bulunanlar ise ilk defa duydukları bu ismi daha yakından tanımak için ilgi gösterdi. Kendisini anlatmaya devam eden şahıs Amasya ilinin Gümüşhacıköy'ü ilçesine bağlı Sallar köyünden evli olduğunu, Romanya'da büyük bir meyve suyu fabrikasına sahip olduklarını, Gülcan ve Mizgin adında iki kızı olduğunu ve 15 yaşındaki kızı Mizgin'in Aşık Mizgin Durna adı ile ünlü bir ozan olduğunu söyledi.
Uzun süre sohbet kanalındaki Çampınarlılar ile bağlantı kuran şahıs kendisini sevdirmeyi başardı ve birden bire radyodakilerin Romanya'da yaşadığını söyleyen 'Güler ablası' oluverdi. Hatta Çampınar'daki yakınlarının ismini verince radyoyu Osmancık'tan dinleyen Satılmış Barın ile de akraba çıktı. Çampınarlılar yeni tanıdıkları Güler ablaları ile günlerce radyoda bir araya gelip sohbet ettiler. Bir süre sonra köyünü ziyarete gelmek istediğini söyleyen şahıs en çok Çampınar'ın haşhaşlı çöreğini ve keşkeğini özlediğini söylemeyi de ihmal etmedi. Radyo dinleyicilerinden köye geldiğinde kendisine bahçeli ev sığacak bir arsa bulmaları için söz bile aldı.
Köye geldiğinde kendisi ile ilgilenmeleri konusunda sanal hemşerilerinden birçok söz aldıktan sonra sohbet kanalından ayrılan Güler Durna, bir süre sohbete katılmadı. Birkaç gün sonra internet forumlarında ve radyolarda flaş bir haber yayınlandı. Haberde, "Annesi Güler Durna ile birlikte Türkiye'ye gelen Aşık Mizgin Durna İstanbul'da bir hastanede Romanya'da olduğu ameliyatın dikişlerini aldırıp pansuman olurken enfeksiyon kaptı. Ailesinin kiraladığı özel uçakla Almanya'ya götürülen genç ozan tedavi altına alındı" yazıyordu.
Haberin ardından Aşık Mizgin Durna için bloklar açıldı, sanal fan kulüpler oluşturuldu. Genç ozana mesajlar yağıyordu. Mesaj gönderenlerin arasında Türkiye'nin ünlü ozanları da vardı. Kara haber Çampınar köyüne de ulaştı. Köyde yaşayan herkes yurtdışında böyle bir hemşerilerinin olduğundan artık haberdardı.
Birkaç gün sonra forumlarda ve internet radyolarında flaş bir haber daha yayınlandı. Bu sefer genç ozan hayatını kaybetmişti. Annesi Güler Durna ise kalp krizi geçirmiş ve yoğun bakımda tedavi altına alınmıştı. Kara haber Çampınar köyüne Satılmış Barın'a Almanya'dan gelen telefonla ulaştı. Aşık Mizgin Durna'nın amcası olduğunu söyleyen şahıs bütün olanları anlattı ve genç ozanı köyüne defnetmek istediklerini söyledi. Şahıs 20 bin euroya satın aldıkları ambulans ile cenazeyi köye getireceklerini ambulansı da köy halkına bağışlayacaklarını da sözlerine ekledi.
Kara haberin üzerine yasa boğulan köylüler genç ozanı son yolculuğuna en iyi şekilde uğurlamak istiyorlardı. Avrupa'dan cenazesi gelecek genç bir ozana herkes ilgi göstermeliydi. Köyde cenaze hazırlıkları başladı. Sala verildi. Cenaze için yurt dışından büyük bir kalabalığın geleceği düşünülerek haşhaşlı çörekler yapıldı, keşkekler pişirildi, yaprak sarmaları hazırlandı. Tören için cem evi de hazır hale getirildi. Küçük ozanın cenazesi için mezarlığın en güzel yerinden mezar kazıldı. Köyde o gün iki tane de düğün vardı. Köyü matem havası sarınca düğünler de erkenden bitirildi.
Köyde hazırlıklar devam ederken Aşık Mizgin Durna'nın amcası sürekli telefon ediyor nereye kadar geldiklerini bildiriyordu. En son aramasında Düzce'ye kadar geldiğini söyledi ve bir daha aramadı. Köyde cenazeyi beklemeye başlayan köylüler ambulansın köy yolunu bulamayacağını düşünerek D-100 Karayolu kenarına eskort gönderdiler. Saatler sonra yabancı plakalı bir ambulans geldi fakat hiç oralı olmadan uzaklaştı. Ambulans köylerine gelmeyince köylüler Aşık Mizgin Durna'nın cenazesinin baba ocağına götürüldüğünü düşünerek Gümüşhacıköy'ün Sallar köyüne cenazeyi aramaya gittiler. Köyde sordular, soruşturdular. Sallar köylüleri yurt dışında yaşayan Durna ailesini tanıyorlardı fakat ne Aşık Mizgin Durna isminde bir ozandan ne de cenazeden haberleri vardı.
Şaşkınlıkla köye dönen Çampınarlılar olup bitene bir türlü anlam veremediler. Bir süre sonra kendisini Aşık Mizgin Durna'nın amcası olarak tanıtan şahıstan tekrar telefon geldi. Şahıs bu sefer Aşık Mizgin Durna'nın cenazesini, çok geç kaldıkları için Karaca Ahmet Mezarlığı'na defnettiklerini söyleyerek köylülerden özür diledi.
Yaklaşık 15-20 gün sonra köy ikinci kara haber ile tekrar yasa boğuldu. Bütün radyolarda ve alevi forumlarında Aşık Mizgin Durna'nın annesinin de yoğun bakımda hayatını kaybettiğini yazıyordu. Köy gelen telefonla tekrar cenaze hazırlıklarına başladı. Güler Durna'nın cenazesi ile birlikte genç ozanın mezarı da Karaca Ahmet Mezarlığı'ndan Çampınar'a taşınacaktı.
Köylüler bu sefer cenaze gelmeden hazırlık yapmadı. Fakat cenazelerin geleceği umuduyla bekliyorlardı. Cenaze beklenirken öyle bir haber daha geldi ki köylü ağlamakla gülmek arasında kaldı. Güler Durna'nın cenazesini Türkiye'ye getiren konvoy Yugoslavya'da kaza yapmış ve Aşık Mizgin Durna'nın küçük kardeşi Gülcan Durna dışında herkes hayatını kaybetmişti. Bu haber köylülerin bir kısmının içini rahatlattı. Çünkü işletildiklerinin farkına vardılar. Köyde yaşayan bazı yaşlılar ise halen cenazelerin Gümüşhacıköy'e götürüldüğünü düşünüyorlar.
Yaşanan ilginç olayla ilgili konuşmak istemediğini belirten Köy Muhtarı Mustafa Eker yalnızca şunları söyledi: "En azından hazır bir mezarımız oldu. Yakın zamanda bir gariban vefat ederse oraya defnederiz."
Satılmış Barın ise, "Öyle inandırıcı oynadılar ki inanmamak mümkün değil. İnternet siteleri ondan bahsediyordu. Ünlü ozanlar bile Aşık Mizgin Durna adına şiirler yazarak üzüntülerini dile getiriyorlardı. Sanal fan kulüpler oluşturulmuş ve genç ozanın fotoğrafları yayınlanmıştı. Ölümüne o kadar üzüldük ki babamın mezarının yanına mezar kazdırdım. Bu nasıl şaka, anlamış değilim. Uzun zaman geçmesine rağmen halen şoktayım" şeklinde konuştu.
Bütün köylüyü işleten şahıslar o günden sonra bir daha sohbet kanalına girmedi. Kurulan sanal fan kulüpler kapatıldı. Forumlarda yayınlanan sahte mesajlar silindi. Çampınar'a ait web siteleri de ilginç şakanın şokunu atlatmak için güncellendi. İnternette ilginç şakadan geriye bir web sitesinde yayınlanan şu mesaj kaldı:
"Aşık mizgin (durna)yı saat 21.45'de kaybettik. Tüm devrimci ve alevi canların başı sağ olsun."
http://www.haberturk.com/
BU PARALARI KİMLER CEPLERİNE KOYDULAR !!!
Dikkatimi çekiyor; Türkiye’de “çeteleşmeorganizasyon” kapsamındaki bütün tartışmalar “siyasi” dinamikler üzerinde şekilleniyor... “Siyasalsosyal” olaylar ve sebepler sonuçlar “sorgulanıyor”, bu denklem içinde ekonomikfinansal gerçekler unutuluyor... Daha açıkçası; çetelerden yapacakları darbelerden bahsediliyor ama “ülkenin kanını emen” çeteler dikkate alınmıyor... Değerli dostlar, Türkiye’de “çeteleşme” sorunu varsa, bence en dikkatli bakmamız gereken nokta “paranın olduğu” detaylar... Kimler, hangi yöntemlerle bu ülkenin “varlıklarını” kendi ceplerine transfer ettiler? Rakamlara birlikte bakalım, üzerinde konuşalım...
Türkiye, 1980-2010 başı arasında 2 trilyon dolardan fazla kaynak elde etti. Bu kaynağın 1.4 trilyon dolardan fazlası iç ve dış borçlanma ile
elde edildi. Dikkat edelim; 30 yılda 2 trilyon dolarlık bir “varlık yaratıyoruz”, bunun neredeyse dörtte üçü “borçlanmalardan” elde ediliyor...
1980-2010 başı arasında vergiden elde edilen kaynaklar, borçlanma ile elde edilen kaynakların yarısından az olarak gerçekleşti.
Paranın sistem dışında toplanması ve vergi toplayamamamızın sonucu ağır oldu ve yapılan borçlanmaya karşı son 30 yıl içinde 500 milyar dolardan fazla, sadece faiz ödedik.
Ödediğimiz iç borç faizi, dış borç için ödediğimiz toplam faizin dört ila beş katı olarak gerçekleşti. Her dalgalanma içerideki borcu katlarken, dalgalanmalarda elinde iç borç senedi bulunduran binde 1’in
altında gerçek ve tüzel kişi inanılmaz gelirler elde etti.
500 milyar faiz ödediğimiz dönemde sadece 120-150 milyar dolar arası değişen bir yatırım yaparken, 300 milyar dolara yakın da bir personel
giderimiz oldu. Bu noktada ortaya çıkan çarpıcı veri, personel giderimiz ile yatırım yaptığımız tutarın toplamı ödediğimiz faiz kadar olamadı.
Yatırım harcamalarımız son 30 yılda 2.5-3 kat arasında bir artış gösterirken, iç borç faiz ödemelerimiz 75, dış borç faiz ödemelerimiz ise 20 kattan fazla arttı. İç ve dış borçlara, ödediğimiz faizdeki artış oranı ilk başladığı noktaya göre ortalama 50 kattan fazla bir artış gösterdi.
Son beş yıl içinde faiz rekoru 2004 yılına ait. 150 katrilyonluk
2004 yılı konsolide bütçesinin 69 katrilyonu faiz ödemesine ayrıldı. Bugün gördüğümüz kur ile hesapladığımızda basit faizini dahi koymadan
ödediğimiz miktar tam olarak 52 milyar dolar. 52 milyarı 52 haftaya bölersek bulduğumuz sonuç, haftada 1 milyar dolar, günde 166 milyon dolar.
1999-2010 başı arasında ödediğimiz faiz haftalık 700 milyon dolar ile 1 milyar dolar arasında değişti ve 2004 yılında 1 milyar doları dahi geçerek tepe noktasına ulaştı.
Son 30 yılda yatırım harcamalarının toplamı toplam borçlanmanın yüzde 10’unun bile altında kalırken, topladığımız toplam verginin yüzde 15’inin altında kaldı.
1999-2009 arasında Türkiye 29 milyar dolara yakın bir yatırım yaparken, 88 milyar dolarlık personel harcaması yaptı. Buna karşılık aynı dönemde sadece iç borcun faizine 189 milyar dolar, dış borcumuzun faizine de 39 milyar dolarlık bir kaynak ayırmak zorunda kaldık.
2010 yılına kadar Türkiye 1984 başından başlayarak 330 milyar dolar üstünde “silah faturası” ödedi! Bu paranın % 10’undan fazlası “aracılara” ödendi! Yani birileri “Türk halkının 30 milyar dolarını” hatta fazlasını “ceplerine” silah alımlarına aracılık ederek koydular!
Türk halkı “birikimleri” bankalara “mevduat güvencesi” altında yatırırken, birkaç aileye siyasiler tarafından “verilen” banka ruhsatlı “kurumlar”, Türk halkının birikimlerini çaldılar! Ve en kötüsü faturasını BDDKTMSF yoluyla bize bıraktılar!
Sonuç: Daha onlarca satır yazarım! Şimdi soruyorum: “Darbeciler var”, tamam “ var” diyelim. Bu adamlar darbe ile “siyasi dinamikleri ele
geçirmek istiyorlar”, haklısınız; engellenmeliler! Haklısınız; her türlü mücadele yapılmalı!,
Peki bir şeyi unutmuyor muyuz; “siyasete hiç bulaşmadan, sadece parayı
cebe indiren” darbeciler-çeteler ne olacak!
Son söz: Siyaseti boş verip, malımızı götürenlerin peşine düşmeliyiz!
Türkiye’de ‘sistem ağır hasta’!
Bakın ve görmeye çalışın lütfen; Türkiye’nin büyük şirketleri, bankaları kârlarını açıklıyorlar” ve her açıklama sonunda şu cümleyi söylemek zorunda kalıyorlar: 2009 “rekor kârciro” yılımız oldu!
Türkiye’nin en büyük “grupları” 2009’u “rekolarla” bitiriyorlar! Bankalar dünya genelindeki sert düşüşe rağmen kâr şampiyonu oluyorlar!
Değerli dostlar, peki “vatandaşa” ne oluyor? Hiçbir şey! Elde ne varsa onlar yaşamaya hatta kaybetmemeye çalışıyor... Bu noktada soralım: “Böyle bir sistem” sağlıklı olabilir mi? Bankaları “kâr rekoru kıran” ve reel sektörü “dibe vuran” bir ülke olabilir mi!
Sonuç: Türkiye’de “ekonomik ve özellikle finansal sistem” ağır hasta!
www.haberturk.com/
Kaydol:
Yorumlar (Atom)









